Genel Category

Genel

Mükemmeliyetçilik’ten kurtulmanın 4 etkin yolu

Mükemmeliyetçiliğin kelime anlamını hepimiz biliriz, ama asıl bilmemiz gereken, ona kendi hayatımızı yönetmesine ne kadar izin vermemiz gerektiğidir.

Mükemmel olmak sizin için ne kadar önemli? Kendinizi mükemmeliyetçi olarak tanımlarmısınız? Eğer hatayı kabul etmiyorsanız, yaptıklarınızdan dolayı kendinizi çok eleştiriyorsanız, her şey sizin için siyah ya da beyaz’sa, “bir şeyi ya adam gibi yaparım, ya da hiç yapmam” diyorsanız, muhtemelen siz de mükemmeliyetçiler grubuna çoktan dahil olmuşsunuzdur.

Mükemmeliyetçilikle aramızdaki bağ çocukluğumuzda kurulur. Çocuk aklımızla, ebeveynlerimizin takdirini sevgiyle özdeşleştirerek, hata yapınca sevilmeyeceğimize inandığımız için, ailenin hep gurur duyacağı başarılı, parlak ve üstün çocuk olmaya çalışırız.

Yetişkin yıllarımızda ise, çocukluğumuzda zihnimize yerleşen bu beklentilerle yaşamaya devam ederek, okulda, işte veya günlük hayatımızda kendimizle ilgili standartları hep daha yükseğe çıkartarak mükemmel olmak için çabalarız. Standartlarımızı yüksek tutmakta bir sakınca yok, zira onlar bizi daha iyi ve daha nitelikli olmamız için motive ederler, ta ki biz her şeyi bir yarışa dönüştürerek mükemmelliği tutku haline getirene kadar.

Halbuki “mükemmellik” kazanılamayacak bir oyundan başka bir şey değildir!

Kavuşulması imkansız olan “mükemmelliği” hedefledikçe, kendimize sadece başarısızlığı, hayal kırıklığını, öz-eleştiriyi ve mutsuzluğu çekeriz. Oysa ki “mükemmel” olmak yerine “daha iyisini yapmaya” çalışırsak, kendimizi geliştiririz ve gereksiz strese girmemiş oluruz.

Aslına bakarsanız, mükemmeliyetçiliğin altında yatan şeyler, kendimizle ilgili yetersizlik duygumuz ve başkaları tarafından eleştirilme korkusudur.

Eski bir mükemmeliyetçi olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki; mükemmel olmaya çalışmak çok yorucu ve bize hizmet etmeyen bir davranış şeklidir. Sürekli mükemmelin peşinde koşmak, aslında hatalara ve eksik olan şeylere odaklanmak anlamına gelir. Başka bir ifadeyle, saplantılı bir şekilde kusursuz olmaya çalışmak, kendimizi eksik bulmamıza ve yetersizlik duygumuzu beslememize neden olur.

Ne var ki, kişisel tecrübelerimden de yola çıkarak önereceğim birkaç çözümle, mükemmeliyet takıntısından kurtulabiliriz .

1. Mükemmeliyetçi davranışınıza olan farkındalığınızı artırın

Mükemmeliyetçiliğin üstesinden gelmek için atılacak ilk adım, davranışlarınıza olan farkındalığınızı artırmak olacaktır. Bir iş üzerinde çalışırken, elinizdeki görevle ilgili duygularınızı ve düşüncelerinizi aşağıdaki soruları sorarak gözlemleyin.

Bu işle ilgili beklentileriniz nedir?
Kendinize koyduğunuz standart gerçekçi mi?
Ulaşılabilinir mi?
Kendinizi bu iş için gerekli yeterlilikte görüyormusunuz?

Standardınızın yüksekliğini, iş yaptıkça elde edeceğiniz sonuçlarla ilgili hislerinizle ölçebilirsiniz. Sonuçlar sizi memnun etmiyorsa stresli hissederek, kendinize karşı öfkeli ve eleştirel olursunuz. Kendinizden ve yaptığınız işten bir türlü memnun olmazsınız.

Bir özelliğinizi değiştirebilmek için öncelikle o özelliğe sahip olduğunuzu görmeniz ve kendinizi yargılamadan kabul etmeniz gerekir.

Mükemmeliyetçi olduğunuzu fark ettiğinizde, bunu değiştirmek istediğinizi kendinize kararlı bir şekilde söyleyerek, bundan sonraki davranış şeklinize karşı daha hassas ve denetçi olabilirsiniz.

2. Büyük resme odaklanın

Mükemmeliyetçiler detaylara çok fazla takılıp kalırlar. Bu davranış biçimi, hem gereksiz vakit harcatır, hem elinizdeki işe odaklanma sorunu yaşatır.

Bir detayın istediğiniz gibi olmaması, bütün projenin sürecini ve iş yapma şeklinizi etkileyerek, bir sonraki aşamaya geçmenize bir türlü izin vermez.

Böyle bir çıkmaza girince, söz konusu olan detayın, elinizdeki projenin bütünü içinde ne kadar önemli olduğunu kendinize sorun. Bu detayla uğraşmak için harcayacağınız zamanın efektif kullanılmış olup olmayacağını sorgulayın. Hangi detaylarla bizzat sizin uğraşmanız gerektiğini, hangilerini başkalarına delege edebileceğinizi belirleyin.

Her işi yapmaya çalışmak sizi ancak başarısız kılar.

3. Kelimelere yüklediğiniz anlamları değiştirin

Mükemmeliyetçi kişiler genellikle kendilerinin en ağır eleştirmenleri olurlar. Her zaman iyi görünmek, üstün olmak, yaptıkları her şeyle takdir edilmek isterler. En küçük hatalarını bile “başarısızlık” olarak görürler ve kendilerini affedemezler.

İlk adım olarak şunu kabul edin lütfen; hata sadece bir hatadır ve asla başarısızlık olarak nitelenemez! Önemli olan hatanın nasıl telafi edildiği ve ondan nasıl bir ders alındığıdır. Kaldı ki, hatalar bir daha ki sefere daha iyisini yapmamız için bize fırsat verirler.

Yaptığınız hatalar ile ilgili bakış açınızı değiştirirseniz, size sunulan bu öğrenme fırsatını daha iyi değerlendirebilirsiniz.

Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz, dünyaya mal olmuş müzisyen Leonard Cohen’in de dediği gibi:

Kusursuzluğu unutun!
Her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri böyle girer!

4. Ertelemekten vazgeçin

Mükemmelin peşinde koşanlar genellikle hiçbir zaman kendilerini hazır hissetmezler, hep eksik bir şeyler vardır. Hala öğrenmeleri gereken bilgiler veya geliştirmeleri gereken becerileri olduğu için yapmak istediklerini erteleyip dururlar. Kendilerini sürekli sorgulayarak, adım atmak için her zaman en uygun anı beklerler. Böyle olunca da yapmaları gereken şey için momentumu kaçırarak, hevesleri gider veya girişimleri için doğru zamanı bir türlü yakalayamazlar.

En iyi öğrenme süreci, uygulama sürecidir!

Aldığımız bütün teorik bilgiler, pratiğe döküldüğü vakit kıymetlenir. Bu nedenle, dünya ile paylaşmak istediğiniz bir fikriniz veya hayaliniz varsa, en güzelini yapmak için beklemek yerine, yola koyulun. Hazır olacağınız o mükemmel anın gelmesi için vakit harcamayın, harekete geçin, çünkü o an hiç gelmeyebilir.

Daha Fazla

Genel, makaleler

BAŞARININ TEMEL PRENSİPLERİ

Başarı ve başarısızlık arasındaki çizgide mi duruyorsunuz? Başarılı olup olmadığınızı mı sorguluyorsunuz? Yoksa nereden başlayacağınızı mı bilmiyorsunuz? O halde hep birlikte Başarı’ya farklı bir açıdan bakarak, temel prensiplerine bir göz atalım.

Hafta sonu bir eğitime katıldım ve oradaki katılımcılardan birinin “Paran veya statün yoksa başarısız sayılırsın. Bugpexels-photo-59197ün artık herkes sadece bunu önemsiyor” demesiyle, diğer katılımcılar arasında başarı ile ilgili bir tartışma başladı. Herkes kendi fikrini savunmaktaydı, ama temelde savunulan şey başarının göreceli olduğu ve kişiden kişiye farklılık gösterdiği yönündeydi.

Bu açıdan bakınca herkes haklıydı tabi – sonuçta bazıları para kazanınca, bazıları sosyal statü elde edince, bazıları terfi edince, koyduğu hedefe ulaşınca veya okulundan mezun olunca kendini başarılı olarak görmekteydi, ama aslında “başarı” bu muydu acaba?

Eve döndüğümde tartışma konusu hala aklımdaydı, hayattaki tüm başarılarımı hatırlayabildiğim kadarıyla gözümün önüne getirmeye çalıştım. Ne zaman, neden ve nasıl başarılı olmuştum? Sonra da başarısızlıklarımı düşündüm, nasıl korktuğumu, utandığımı ve tekrar denemekten çekindiğimi hatırladım.

Neden başarınca kendimizi iyi hissederiz, kendimizle gurur duyarız da, başarısız olunca utanırız, herkesten saklamak isteriz? Başarmak bizim için neden bu kadar önemli?

Bunun nedeni sanırım kendimizi ve hayatı çok fazla ciddiye almamızdır.

Kibrimizden ve kendimizi fazla önemsemekten vazgeçersek, başarısızlığın üzerimizdeki gücünü zayıflatmış oluruz. Başarısızlığa yüklediğimiz anlam değişince, başarıya ulaşmamız daha da kolaylaşır.

Kendi değerimizi dış dünyada elde ettiklerimizle tanımladığımızda, özümüzden uzaklaşarak kendimizle olan bağı koparmaktayız. Bir anda kazandığımız para, uğruna çalıştığımız terfi, almak istediğimiz bir üst model araba bizi tanımlamaya başlamakta.

Böyle olunca da, aslında ne kadar kusursuz ve mükemmel yaratıldığımızı unutup, öz-değerimizi çevremize övünerek sergilediğimiz şeylerle belirliyoruz. Onları elde edemediğimiz vakit bütün dünyamız yıkılıyor ve kendi gözümüzde değerimizi kaybediyoruz.

Halbuki,

Başarılı olmak için tüm donanıma sahip, mükemmel varlıklar olduğumuzu hatırlarsak, üzerimizdeki zırhla korunmak yerine, sınırsız potansiyelimizi ve bilgeliğimizi kullanarak kendimizi fethedebiliriz.

Özümüze ulaşmak için gücümüzü kendi üzerimizde kullanabiliriz. Ancak o zaman gerçek, olması gereken şekilde harekete geçmiş oluruz.

Başarılı olmak için harekete geçmek şart!

Teoriden pratiğe geçirmediğimiz hiçbir şey hayatta yerini bulmayacaktır. Picasso’nun da dediği gibi “Harekete geçmek tüm başarıların temel anahtarıdır“.

Bir hedefiniz varsa, harekete geçin!

Hata yapmaktan korkmayın, çünkü bu korku hayallerinizi ertelemenize ve hayata karşı hep garantici ve re-aktif olmanıza sebep olur. Kendisini hep geride tutan ve harekete geçmek için doğru zamanı bekleyen kaç kişi tanıyorsunuz? Bunlardan kaçı amacına ulaşmış durumda?

Bu kişilerden biri olmanıza gerek yok!

Hayat deneyimlerden ve her deneyimden alınan keyiften, dersten, öğrenilen ve tecrübe edilen yeni şeylerden ibarettir.

Pasif durmak, hayatın akışına direnmek demek. Aktif olmak, kendine şans tanımak, hayatı kabul etmek ve yaşamak demek.

Başarı ve Başarısızlık arasındaki en büyük fark, elde edilen sonucu nasıl algıladığımızla ilgilidir.

Aslında, ilk denemede başaramamak o kadar da korkulacak bir şey değil. Hiç hata yapmadığınızı bir düşünün; neyi başarma şansınız olabilir ki? Denemeden, kendi gücünüzü, iradenizi ve istekliliğinizi nasıl fark edebilirsiniz?
NBA’ye göre tüm zamanların en büyük basketbolcusu olarak kabul edilen Michael Jordan’ın çok sevdiğim bir sözü var. Jordan der ki “Hayatımda defalarca hata yaptığım için başardım.” Bu sözlerden ilham almak gerek!

Hata yaptınız diye kendinizi acımasızca eleştirmeyin. Sonuçta, hatanın amacı bize bir daha ki sefere neyi farklı yapmamız gerektiğini göstermektir.

Başarılı insanların temel prensiplerinden biri hata yapmaktan korkmamaktır, çünkü hepsi için öğrenmenin birincil formülü yaşadıkları başarısızlıklardır. Thomas Edisona yaptığı keşiften ne öğrendiğini sorduklarında, “9000 defadan fazla neyi yapmamam gerektiğini öğrendim” diye cevap vermesi buna en güzel örnektir.

Şartlandırılmış zihninizden kurtulup, konfor alanınızın dışına çıkınca, kendiniz için en doğru çözümleri ve cevapları bulma fırsatını yakalamış olursunuz. Bunun için değişime istekli olmak, cesaret etmek, girişimde bulunmak ve girişiminizde sebat etmeniz gerek.

Zihninizdeki dünden gelen programları yıkmadan, sizi yarına taşıyacak yeni programları oluşturamazsınız.

Kendinizi dünden ve geçmişten özgürleştirmeye istekli olun. Bunu yapmak için harekete geçin, hata yapmaktan korkmayın, çünkü başarmanın en temel koşulu ilk adımı atmaktır.

Şimdi sıra sizde; hayatta neyi başarmak istiyorsunuz? Hangi hayaliniz uğruna harekete geçmek için doğru zamanın gelmesini bekliyorsunuz? Kendinizde bir değişiklik yaparak, daha fazla beklemek yerine şimdi harekete geçmek hayatınıza neler katacaktır?

Düşüncelerinizi paylaşmanız beni mutlu edecektir.

Daha Fazla

Genel

Yeryüzündeki Cennetiniz nedir?

Yaşam amacınızı biliyor musunuz, yoksa arayışınız devam mı ediyor? Hayatınıza anlam katan şeyi bularak, Yeryüzündeki Cennetinizi yaratmanız artık daha kolay.

pexels-photo

2001 yılının Temmuz ayıydı. İstanbul’da Harbiye Açıkhava tiyatrosu, Buena Vista Socail Club’ı dinlemek için gelen dinleyicilerle tıklım tıklım doluydu. Herkes, neyle karşılaşacağını hayal bile edemeden, merak içinde yaş ortalaması seksen olan grubun sahneye çıkmasını beklemekteydi. Dünyaya açıldığı günden itibaren yaptığı müzikle bir fenomene dönüşen bu Kübalı topluluğun sahne performansı için, etrafımdaki 4.000 kişiyle birlikte ben de sabırsızlanmaktaydım. Nihayet, sanatçılar sahnedeki yerlerini aldıktan sonra konser başladı…

O güne kadar çok konsere gitmiştim, ama bu sefer gördüklerim ve duyduklarım karşısında şaşkına dönmüştüm. Türkiye’deki yaşıtları evlerinden çıkmazken, bu sanatçılar ilerlemiş yaşlarına rağmen, sahnede hayat doluydular, yaptıkları işten son derece keyif aldıkları her hallerinden belliydi. İçlerinde hissettikleri coşku o kadar bulaşıcıydı ki, bütün amfiteatr onlarla birlikte dans edip, şarkı söylemekteydi. Harbiye Açıkhava tiyatrosu adeta karnaval yerine dönmüştü.

Performanslarından ve sanatlarına karşı duydukları aşktan o kadar çok etkilenmiştim ki, konser boyunca gözyaşlarımı tutamadım. Adeta büyülenmiş gibiydim. Hayattayken cenneti yaşamak bu olsa gerek diye düşündüm, ve onlarla birlikte yaşadığım coşku dolu anlardan sonra, Yeryüzündeki Cennetimi yaratmak için kendime söz verdim.

O günkü farkındalığımla yapmak istediğim şeyi tam olarak adlandıramamıştım, ama bildiğim tek şey, benim de tıpkı bu 80-90 yaşındaki sanatçılar gibi hayatı daha tutkulu, heyecan dolu ve anlam katarak yaşamak istediğimdi.

Kendi Yeryüzündeki Cennetini yarat

Hayattaypexels-photoken Cenneti yaşamak ne demek? Bunu gerçekleştirmenin bir yolu var mı?

Bunun için her şeyden önce, Yeryüzündeki Cennetin bizim için ne anlama geldiğini bulup, tarifini yapmamız gerek.

Ne olursa kendimizi tam ve mutlu hissederiz? Yaşam sevincimizi canlı tutacak olan şey nedir?

Bunlara cevap verebilmek için kendimize karşı çok dürüst davranarak, gerçekte ne istediğimizi bulup, adını koyabilmemiz gerek.

Hepimiz doğduğumuz andan itibaren çok yönlü sosyal şartlanmalara maruz kalırız. Kendi gerçeğimizi yaşamak yerine, özümüzle olan bağımızı kopararak, ailemize veya çevreye uyumlanmak için, bizden beklenen şekilde hayatımızı kurgularız. Oysa ki bizi tanımlamayan bir hayatı yaşamak, kendimize yapacağımız en büyük haksızlıktır.

Bizi tanımlamayan bir hayatı yaşamak, kendimize yapacağımız en büyük haksızlıktır.

Sonuç olarak mutsuz bir eş, mutsuz çalışan veya sadece para kazanma kaygısıyla iş kuran, ama yaptığı işten haz almayan bir işveren haline geliriz.

Çoğumuz dünyaya bir misyonla geldiğimizi, yaşadığımız süre içinde bir görevimizin olduğunu duymuşuzdur, ama nedense bunun tam olarak ne anlama geldiğini ve neden önemli olduğunu pek düşünmeyiz. Onun yerine, hayatın yoğun temposuna kapılıp, gerçekte ne istediğimizi kendimize sormadan, sadece günlük hayatın getirdiklerine göre yaşamayı yeğleriz. Halbuki hayatımıza anlam katan gerçek yaşam amacımızı bulunca, hayatımız zenginleşir, renklenir, kendimizi mutlu hissederiz.

Yaşam amacımıza ulaşınca, hayatımız zenginleşir, renklenir, kendimizi mutlu ve tam hissederiz.

Siz de kendinizle yüzleşerek yaşam amacınızı bulmak ve onun etrafında kendi cennetinizi kurmak isterseniz, benim 15 sene önce verdiğim kararla başladığım içsel arayışıma ve hayatın içinde doğru yeri bulmama rehberlik eden, Martin Rutte’nin bir egzersizden bahsetmek isterim.

Bana yol haritası olduğu gibi, size de kendi hayat yolunuzu bulmanıza yardımcı olmasını ümit ederim.

Egzersiz üç basit sorudan oluşmaktadır, ancak başarılı olmak için cevaplarınızın iyi düşünülmüş, dürüst ve gerçek olması gerekmektedir.

Soru 1:
Yeryüzünde Cenneti yaşadığınız bir anı hatırlayın.

(Nasıl bir andı, ne yapmaktaydınız, neredeydiniz, kendinizi nasıl hissediyordunuz, cennetteymiş gibi hissettiren şey neydi?)

Soru 2:
Yeryüzünde Cenneti yaratacak sihirli bir değneğinizin olduğunu düşünün. Kendiniz için yaratmak isteyeceğiniz Yeryüzündeki Cennet NE’dir?

(Bir önceki soruya verdiğiniz cevaptan artık Yeryüzündeki Cennetin ne olduğunu biliyorsunuz. Bu bilgiyi, ikinci soruya cevap verirken referans olarak kullanın, ancak tanımlarken NE’ye odaklanmanız gerekmektedir. Sizin için NE önemlidir, yaşam enerjiniz NE zaman yükselir, NE olursa kendinizi tam ve mutlu hissedersiniz, sizi tanımlayan şey NEdir?
İnsan beyni NE sorusunun yanına genellikle NASIL sorusunu da hemen ekler, ama bu egzersizde NASIL sorusu ikincildir, dolayısıyla NE’nin cevabını bulduktan sonra NASIL’a geçebilirsiniz)

Soru 3:
Hayalinizdeki Yeryüzündeki Cenneti gerçekleştirmek için önünüzdeki 24 saat içinde hangi küçük, basit, bebek adımlarını atmanız gerekir?

Yapacağınız bir araştırma, konunuzla ilgili okuyacağınız bir makale, edeceğiniz bir telefon, küçük ve önemsiz görünen, ama yaşarken yaratacağınız kendi cennetiniz için atmanız gereken o adım, dileğinizi hayal olmaktan çıkarıp, evrene beyan ettiğiniz somut niyet haline getirecektir.

Yeryüzündeki Cennetinizi yaratırken kendi hayatınızda yapacağınız değişim, bütün hikayeyi bireysel dönüşümden, insanlığa hizmet noktasına götürecektir. Sizin için doğru olan bir şekilde doğru amaca hizmet ettiğinizde, hayatınızın ritmi değişecektir (unutmayalım ki evrende her şey enerjidir, her şey belirli frekansta titreşmektedir, her titreşimin bir ritmi vardır).

Hayat ritminiz artınca daha mutlu, sağlıklı, yaptığı işten ve yaşadığı hayattan memnun olacağınızdan dolayı, çevrenize de aynı frekansı yayarak, sizin gibi hayatını dönüştürmek isteyen kişilere ilham kaynağı olabilirsiniz.

Yeryüzündeki Cennet egzersizini uygularken işinizi kolaylaştıracak iki noktadan bahsetmek istiyorum:

1. Soruları asla “Bilmiyorum” olarak cevaplamayın. Ruhunuzu aydınlatan, sizin için doğru olan cevabı mutlaka bulmaya çalışın. Aslında onun ne olduğunu biliyorsunuz, ama bazen bunu yüksek sesle söylemek cesaret ister. Cesaret edin!

2. Hayatınızın amacını belirlerken “…… istiyorum” yerine “……yim” ifadesini kullanın. Örn. “başarılı olmak istiyorum” yerine “başarılıyım” şeklinde söyleyin. “….. istiyorum” dediğiniz zaman, bilinçaltınız bunu gelecekte yapmak istediğiniz bir şey olarak algılayacağından dolayı, amacınıza ulaşmanız için size destek vermeyecektir. Dileğinizi, şimdiki zamanda ve gerçek hayatta yaşıyormuş gibi ifade edin. En önemlisi de gerçekleşeceğine yüzde yüz inanarak, hedefinize ulaşmanız için önemli olan küçük, ama gerekli adımları atın. Her attığınız adım devamında yeni adımlar getirerek, sizi amacınıza daha da çok yaklaştıracaktır.

Yeryüzündeki Cennetinizi yaratırken yolunuz açık olsun!

Daha Fazla

Genel

YENİ BECERİ KAZANMA PRENSİPLERİ

AMATÖR İLE UZMAN ARASINDAKİ FARK

Yeni bir beceri kazanmak veya becerinizi uzman performansına dönüştürmek için ne kadar zamana ihtiyaç olduğunu biliyormusunuz?

new skills

Performans ve uzmanlık arasındaki psikolojik özellikler ile ilgili araştırmasıyla tanınan, Florida Üniversitesi Psikoloji Profesörü Dr. Anders Ericsson’a göre bir alanda uzmanlaşmak için 10.000 saat pratik yapmak gerekmektedir. Ericsson’un kastettiği şey, çok rekabetli bir alanda, belirli bir konuda üst düzey bilgi ve beceriye sahip olmak için harcanması gereken süredir.

Bu araştırma, doğuştan sahip olunan zeka ve kabiliyete karşılık, uzmanlığın geliştirilmesi için tecrübenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamaktadır, ancak kanımca eksik olan bir çalışmadır. Uzmanlık alanındaki farklılığı belirleyen şey, çalışma süresinin uzunluğundan ziyade, nasıl yapıldığıdır.

Uzmanlıkta belirleyici unsur yapılan çalışmanın niteliğidir.

Ne demek istediğimi şöyle açıklayayım; diyelim ki iki futbol oyuncusu antrenman yapmaktadır ve her biri 10.000 saat çalışacaktır. A oyuncusu bu süreyi belirli çalışmaları yaparak tamamlarken, B oyuncusu çalışmasını sürelere bölerek, gözetim altında yapmaktadır. Antrenman süresince yaptığı hatalar ve başarılar kayıt altına alınmakta, gözlemler ve tespitler oyuncuya sürekli geri bildirilmekte ve hatalı bölümler düzeltilene kadar tekrar edilmektedir. Tekrarlar sayesinde geliştirmesi gereken beceriler bir alışkanlığa dönüştürülmektedir. İki oyuncunun çalışma şeklini kıyaslarsak, performans üstünlüğü açık farkla B oyuncusuna ait olacaktır.

Özetle, her hangi bir alanda dünya klasmanında tecrübeye sahip olmak için sadece 10.000 saat çalışmak yeterli değildir. Üstün performans için gerekli beceriler geliştirilene kadar üzerinde tekrar tekrar çalışılmalı ve alışkanlık haline gelene kadar performans kaydı tutularak geri bildirimle desteklenmelidir.

Bu kuralı iş hayatına uyarlarsak, daha az maliyetli ve daha yüksek verimli bir çalışma sistemi oluşturacak üstün nitelikli çalışanlar yetiştirmiş oluruz. Herkesin bildiği üzere, iş hayatında terfiler genellikle çalışılan süreye göre yapılmaktadır, halbuki göz önünde bulundurulması gereken şey nitelikli tecrübedir.

Çalışanları ve pozisyonları değerlendirirken süre kriterinden vazgeçerek, liyakat kriterine geçilmelidir. Bunu yapmak için performans üstünlüğünü ve bilgi ve davranış doğruluğunu göz önünde bulundurmamız gerekir. En önemlisi de, bu kuralı iş hayatının dışında, bürokraside, siyasette, sporda, özetle hayatın her alanında uygulayarak, “doğru kişiye doğru görev” bilincini oluşturmamız gerekir.

20 SAATTE YENİ BECERİ KAZANMA

craft

10.000 saat’lik çalışma prensibine karşılık, en çok satan kitaplardan “Kendi kendine MBA”in yazarı Josh Kaufman, profesyonel derecede olmayan yeni beceri kazanmak isteyenler için 20 saatlik çalışma yöntemi önermektedir.

Kaufman’a göre yeni beceri edinirken karşılaştığımız en büyük engel zekamızla değil, duygularımızla ilgilidir. Kendi kabiliyetimizi ve kapasitemizi genellikle küçümseyip, hedef olarak belirlediğimiz beceriyi gözümüzde büyüterek korkuya kapıldığımızı söylemektedir. Bu korkunun üstesinden gelmek için kolayca uygulayabileceğimiz bir çalışma şeklini tavsiye etmektedir.

Bir enstrüman mı çalmak istiyorsunuz, ya da paten kaymak mı, hiç sorun değil. Yapmanız gereken tek şey Kaufman’ın önerdiği 4 maddelik yöntemi uygulamaktır.

1. Edinmek istediğiniz beceriyi alt becerilere bölün

Çalışmalarınızı tamamlayınca neyi yapabiliyor olmayı istediğinizi belirleyin ve beceriyi daha küçük alt becerilere bölün. Günlük pratiğinize en önemlileriyle başlayın ve her sefer sadece bir alt beceri ile ilgili çalışın.

2. Yeni becerinizi kendi hatalarınızı düzeltebilecek kadar öğrenin.

Aşırı detaylara eğilerek zaman harcamayın. Aşırı detaylar öğrenme sürecinizi ağırlaştıracak ve asıl öğrenmeniz gereken özelliklerden uzaklaştıracaktır.

3. Dikkatinizi dağıtan şeylerden kaçının

Yeni beceriniz için çalışırken düzenli bir program uygulamanız ve bu programa sadık kalmanız çok önemlidir. Çalışma sürenizin uzun olması şart değildir, ancak her gün çalışmaya özen göstermeniz gerekir. Beş gün üst üste çalışmanız, aralar vererek yapılan çalışmalara göre çok daha etkili olacaktır.

Ayrıca, becerinizi pratik ederken tam odaklanmanız ve sadece elinizdeki görevle ilgilenmeniz öğrenme sürecinizi hızlandıracaktır. Mesela, çalışmak için her sabah 1 saat ayırdıysanız, buna uymanız ve çalışma esnasında sosyal medyayı takip etmeden, telefonla konuşmadan, başkası ile sohbet etmeden çalışmanızı tamamlamanız gerekmektedir.

4. En az 20 saat düzenli çalışın

Bu şekilde çalışarak her ay yeni bir beceri kazandığınızı bir düşünün… Bir yılda, senelerdir yapmak istediğiniz pek çok şeyi öğrenmek ve uygulayabilmek harika olmaz mı?

Daha Fazla

Genel

KORKU VE ENDİŞEYLE BAŞ ETMENİN YOLLARI

Günlük hayatımızda korku veya endişeyi sık sık yaşarız , ancak bu duygularla nasıl baş edeceğimizi bilmemek, bizi umutsuz ve çaresiz durumda bırakmaktadır. Kişisel veya toplumsal hayatımızda yaşadığımız korkulara karşı genel tepkimiz onlardan kaçınma yönündedir,  halbuki böyle durumlarda kritik olan şey, korktuğumuz andaki tavrımız ve davranış şeklimizdir.

fear&anxiety

 

İrademizin dışında hissettiğimiz ve önleyemediğimiz korkunun başlıca nedeni insan beyninin ta kendisidir.

İki milyon senelik olan insan beyni, bizi mutlu etmek için dizayn edilmemiştir. Onun başlıca görevi, en temel içgüdümüz olan, hayatta kalmak için çalışmaktır. Hayatta kalma güdüsü ise korku ile tetiklenmektedir.

Günlük hayatımızda korktuğumuz veya strese girdiğimiz önemli veya önemsiz pek çok olayla karşılaşırız. Bu olayları hayatımızdan ayıklayıp yok etme imkanımız olmadığı için, yapabileceğimiz tek şey bizi korkutan veya endişelendiren durumları yönetebilmeyi öğrenmektir.

Korku ve endişe, herkeste kendisini farklı şekilde gösterse de, ortak bazı özellikleri vardır. Mesela;

  • sıkıntılı düşünceler kendilerini hep tekrar ederler,
  • bu düşünceler, üzerinizdeki kontrolü ele almış gibi hissettirirler,
  • kendinizi kontrolsüz hissettiğiniz için korku duymaya başlarsınız,
  • korkunuza odaklandıkça daha çok endişelenirsiniz,
  • endişeleriniz arttıkça, içinde bulunduğunuz durumda çıkış yolu bulamaz ve sonu gelmeyen bir ümitsizlik duygusuna kapılırsınız.

Yakın zamanda herhangi bir şeyden dolayı korktuğunuz bir anı hatırlarsanız, tepkinizin buna benzer olduğunu fark edeceksiniz.

Bütün bu tepkiler zihninizin huzursuz olmasından kaynaklanmaktadır. Örneğin, dişçi korkunuz var ise, gitmeniz gereken dişçi randevusunun öncesini veya beklediğiniz doktor raporunu almadan önceki halinizi düşünün.

Zihinsel huzursuzluğunuz, korktuğunuz veya strese girdiğiniz olay geçene kadar devam edip, sizi esir alır. Aklınıza bin tane düşünce gelir, onları bir yandan yok etmeye çalışırken, diğer yandan içlerine daha çok dalarsınız.

Zihniniz, ancak korktuğunuz olay geçtikten sonra sakinleşir ve endişelenmeyi bırakır.

Zihninizin sakinleşmesinin tek sebebi normal haline dönmüş olmasıdır.

Peki, bunu sağlamanın tek yolu korkunun geçmesini beklemek midir?

Tabii ki hayır.

Korku ve endişeyi kontrol altına alıp, yönetmenizi kolaylaştıracak farklı yöntemler mevcuttur. Bunlardan bazılarını sizinle paylaşmak isterim.

1. İçsel kargaşanızı beslemekten vazgeçin.

Konuşmaları ile endişelerinizi daha da artıran kişilerden uzak durun. İnsanlar genellikle kurban rolünü benimseyerek yaşamayı tercih ederler, kötü haberleri daha çok severler ve takip ederler. Felaket tellallığı yapan bu tip insanlardan ve davranışlardan kaçının.

2. Nefes alın

Yoğun stres altındayken hızlı ve kısa nefes alırız, böylece endişeli halimiz daha da yoğunlaşarak devam eder. Halbuki derin nefes alıp, onu daha uzun sürede verirsek, zihnimizin bize oynadığı bütün oyunlara rağmen bedenimiz sakinleşir ve kendimizi daha rahat hissederiz.

Bu nedenle korku, endişe, stres, heyecan gibi durumlarda biraz vakit ayırıp nefesinize odaklanın ve nefes alırken içinizden hızlıca 7’ye kadar sayın, nefesinizi verirken de içinizden hızlıca 11’e kadar sayın. Bunu birkaç defa tekrarlayın, işe yarayacaktır.

3. Pozitif düşünün

Olumsuz düşüncelere daldığınızı fark ettiğiniz an durun ve birkaç derin nefes aldıktan sonra düşüncelerinizi gözlemleyin. Olumsuz düşünmek, içinde bulunduğunuz durumu çözmediği gibi, daha kötü hissetmenize neden olmaktadır. Aklınızdan geçenlerin sadece düşünce olduklarını ve gerçekle bir ilgisi olmadıklarını fark edin. İçinde bulunduğunuz olayın olumsuz yanlarının yerine, iyi yanlarını düşünün.

Her zaman, yaşadığımız her şeyin pozitif bir yönü vardır. Onu bulmaya çalışın ve onu görebildiğiniz için minnettar olun. Böyle davranmak, olaya bakış açınızı değiştirecek, davranışlarınıza olumlu yansıyacaktır.

4. Beyninizin farklı bölümlerini kullanın

Korktuğunuzda veya endişelendiğinizde, duygunuzun şiddet derecesini 1-10 arasında değer vererek belirlemeye çalışın (10 en yüksek seviyedir).
Farz edelim ki içinde bulunduğunuz stresin derecesini 6 olarak belirlediniz. Nefes alarak veya pozitif düşünmeyi tercih ederek, 6 olarak belirlediğiniz korkunuzun gücünü 1’e düşürene kadar devam edin.

Olumsuz duygunuzun seviyesini belirlemeye çalışırken beyninizin farklı bir bölümünü kullandığınız için, ruhunuzu daraltan korku veya endişeden uzaklaşırsınız. Beyniniz düşündüğü için olumsuz duygularınız hafifler ve kendinizi daha rahat hissedersiniz.

5. İçinde bulunduğunuz durumun senaryosunu değiştirin

Kendinizi sizi korkutan olayın içinde hayal edin, ancak bu defa kendinizi sakin, huzurlu ve mutlu olarak düşünün. Diyelim ki katılmanız gereken zorlu bir toplantınız var, kendinizi toplantı ortamında mutlu, sakin, rahat konuşan ve dikkatle dinlenen biri olarak hayal edin. Böyle davranmak üzerinizdeki stresi azaltarak, enerjinizi olumluya dönüştürmenize yardımcı olacaktır.

Son olarak, korkularınız ve endişelerinizle yüzleşin, aksi taktirde gücünüzü sizi aşağı çeken duygularınıza teslim etmiş olursunuz. Korkunuzdan kaçmak yerine, onu anlamaya çalışın ve korkunuzla başa çıkma yöntemlerinizi belirleyin.

Bu esnada, Mindfulness (bilinçli farkındalık), meditasyon veya yoga gibi stres azaltma tekniklerini uygulamak da faydalı olacaktır.

Üstesinden geldiğiniz korkularınız için kendinizi taktir edin, bunu yapmak öz-güveninizi ve kendi gücünüze olan farkındalığınızı artıracaktır.

Daha Fazla

Genel

HAYALLERİNİ SENDEN UZAK TUTAN 5 NEDEN

Hepimiz bilipretty-womannçli veya bilinçsiz olarak hayal kurarız, ama içimizden kaç kişi hayallerini ciddiye alarak, uğruna mücadele eder? Siz bugüne kadar kaç hayalinizi gerçekleştirdiniz veya kaçından gerçekçi olmak adına vazgeçtiniz?

Einstein’e göre ” Hayal kurmak, bilgiden daha değerlidir”. Günümüzün dünyasında her şeyi üç boyutlu görüp, genellikle sadece beş duyumuzu kullanarak yaşadığımız için Einstein’ın bu fikrine itiraz edenler olabilir. Ne de olsa çocukluğumuzdan beri bize hayal kurmanın kötü bir şey olduğu, başarılı olmak için gerçekçi olmamız gerektiği, yaratıcılığı hayalperestlikle karıştırarak, sadece gördüğümüz, duyduğumuz veya dokunabildiğimiz şeylere inanmamız öğretilmiştir.

Hayalden yoksun bilgi bizi pragmatik yaparak, çalışan sistemin bir dişlisi haline getirir, oysa hayal ile beslenmiş bilgi yaratıcılığımızı güçlendirerek hayatımızı daha verimli ve renkli kılar.

İnsan ruhu her zaman kendisi için daha iyisini düşler, ancak sadece güçlü inancı ve azmi olanlar hayallerini gerçekleştirmektedir. Zihinsel ve ruhsal donanımımız her ne kadar özünde yeterli olsa da, yetiştirilme tarzımız, sosyolojik eğitimimiz ve genel bilgimiz bizi zayıf ve hayallerimize karşı savunmasız bırakabilir. Böyle olunca da, hayalimiz bizden uzaklaşır ve zamanla Kafdağın ötesinde kalan, gerçekleşemeyen dilek olarak kalır.

Sizin de böyle yarım kalan hayalleriniz varsa, neden bahsettiğimi çok iyi bilirsiniz. Geri adım attığımızda her zaman bir gerekçe bularak, hayalimizden vazgeçmiş olmanın ezikliğini geçiştirmeye çalışırız. Halbuki, bizi neyin olumsuz etkilediğini bilirsek, durumumuzu tekrar gözden geçirip, ertelediğimiz hayallerimize kavuşmak için tekrar yola koyulabiliriz.

Engelleyen nedenler

Değişim korkusu

İçinde bulunduğumuz durum bizi her ne kadar mutsuz etse de, pek çok defa çözüm aramak yerine şikayet etmekle yetiniriz. Alışagelmiş düzen içinde kendimizi rahat hissederiz. Yenilikler ve değişimler beraberinde bilinmeyeni de getirdiği için bizi ürkütür, bu nedenle bildiğimiz ve yönetebildiğimiz ortamda kalmayı tercih ederiz. Kendimizi yeniliklere kapatıp, hayalimize kavuşmak için yapılması gereken değişiklikleri yapmaktansa, olduğumuz yerde kalarak, içinde bulunduğumuz durumla başa çıkmayı yeğleriz. Halbuki,

Hayatta istediğimiz her şey, zihinsel direncimizin zıt tarafında bulunmaktadır.

Bilinmeyenden korkmayı bırakarak, değişimi kabul ettiğimiz an, yeni ufuklara doğru yelken açtığımız andır.

Özveriler

Bize genellikle hayatın cömert olmadığı ve hayatta her isteğimizin olmayacağı öğretilmiştir. Bu nedenle hayallerimizi küçük tutarak, hayatta daha güvenli olmayı tercih ederiz. Büyük düşünmenin büyük hayal kırıklığı yaratacağını düşünerek, kolay hedefler seçeriz. Oysa kendi potansiyelimizi keşfetmemiz ve gelişmemiz için sınırlarımızı esnetmemiz gerek.

Her birimiz sınırsız bilgelikle donatıldık, bunun farkına varıp kendimize olan inancımızı tazelemeliyiz.

Hayallerimizi gerçekleştirememiş olmanın verdiği eziklik duygusunu, hayalimizdeki kişi olmak için gereken özelliklere sahip olma çabasıyla değiştirmeliyiz. Ancak o zaman hayatımıza bir anlam katmış, hayallerimizi gerçekleştirmiş oluruz.

Farklı olma korkusu

Toplumda kabul görme ve onaylanma ihtiyacımızdan dolayı, pek çok defa gerçek isteklerimizi ve ihtiyaçlarımızı yok sayarak yaşamayı tercih ederiz. Eleştirilme ve dışlanma korkusu o kadar ağır basar ki, mutsuz olma pahasına hayallerimizden vazgeçeriz.

Oysa, çoğunluğa uyma endişesinden sıyrıldığımız vakit, kendimiz oluruz. Bize özgün özelliklerimizi özgürce ifade ederek, hayalimizi gerçekleştirmemize yardımcı olacak özgüvenimizi ve yaratıcılığımızı güçlendiririz.

Başarısızlık korkusu

Başarısızlık korkusu da tıpkı farklı olma korkusu gibi, olduğumuz yerde kalmamıza ve muteşem fikirlerimizi kendimize saklamamıza neden olur. Bilgi ve becerilerimizi sorgulamamıza ve içimizdeki istekleri bastırarak, risk almadan yaşamayı tercih etmemize sebep olur.

Halbuki her başarısızlık yeni bir tecrübedir.

Başarısızlığa bakış açımızı değiştirerek sanal sorunlarımızı bertaraf edersek, tekrar denemek için her zaman güç ve cesaret bulabiliriz.

Israrcı ve dirençli olmamak

Kurduğumuz hayalin doğruluğuna inanmadığımızda veya kendimizi yeterli bulmadığımızda, kendimizi sabote etmeye başlarız. Bunu yaparken de haklı çıkmak için genellikle sudan sebepler bulur veya yapılması gereken işleri sürekli erteleriz. Hedefimize ulaşmak için sebatkar olmamızın gerektiğini içsel olarak bilsek de, hayalimizle ilgili girişimimizde ya sürekli fikir değiştiririz ya da mükemmeliyetçi davranarak yapılan her şeyi sorgularız.

Size Thomas Edison’u örnek vermek istiyorum; Edison’un elektrik ampulünü icat edene kadar 10.000 deney yaptığını biliyormuydunuz? Hedefine ulaşana kadar sebat edip, 9999 defa başarısız olmayı göğüsleyebilmiş. 9999’uncu başarısız denemesinde pes edip vazgeçmiş olsaydı, insanlık, bugüne kadar yapılmış önemli icatların birinden yoksun kalacaktı.

Edison gibi mucit olmak istemeyebilirsiniz, ama hayatınıza anlam katacak hayalinizi rafa kaldırmak yerine, onu gerçekleştirmek ve yaşam hikayenize farklı bir boyut kazandırmak için vakit gelmiş de geçiyor olabilir.

Sizin de gerçekleştirilmemiş hayalleriniz var ise, engelleyen neden yukarıdakilerden hangisidir? Sizi durduran şeyleri değiştirmek için ne yaptınız?

Tüm korku ve endişelerin üstesinden gelerek, gerçekleştirdiğiniz hayalleriniz var ise, bizimle paylaşın.
Birimizin başarısı, diğerimizin ilham kaynağı olabilir.

Daha Fazla

Genel

Sanal sorunlar ve Don Kişot’un yeldeğirmenleri

 Sorunlarınız gerçek mi, yoksa sanal mı; Sanal sorunların sizi kısıtlamasına izin vermeden çözüme ulaştırmanın etkin yolu

kapalı yolHayatınızda bir şeyi olduğundan daha büyük sorun olarak görüp kaçmayı düşündünüz mü? Yoksa her şeye rağmen kalıp sonuna kadar mücadele mi ettiniz?

Pek çok zaman karşılaştığımız sorunları sanal bir şekilde zihnimizde büyüterek paniğe kapıldığımız için muhtemel çözüm yollarını ya hiç fark etmeyiz ya da fark etsek bile yolumuzu kapatırız.

Birkaç gün önce havaalanına gitmek için taksi çağırdım. Hafta başı olduğu için sabah trafiği olacağını düşünerek, evden biraz daha erken bir saatte çıktım. Varmam gereken yere rahat rahat ulaşacağımı düşündüğüm için içim rahattı.

Gelen taksi şoförünün yüz ifadesinden sabahın erken saatinde çağrılmış olmaktan memnun olmadığı belliydi, ama benim bunu umursayacak halim yoktu, havaalanına yetişmem gerekiyordu. Taksiye biner binmez nereye gideceğimi öğrendikten sonra ilk yaptığı şey son  derece olumsuz bir ifadeyle trafikten dolayı asla yetişemeyeceğimi söylemek oldu. Cep telefonumdan trafik durumuna baktıktan sonra, yolumun üstünde belli bir noktada sıkışma olduğunu, ama geri kalan kısmın rahat olduğunu söyleyerek kendisini rahatlatmaya çalıştım, üstelik biraz da erken çıkmıştım, ama taksici ısrarla asla ulaşamayacağımızı tekrarlamaktaydı. Bu sonuca o kadar inanmıştı ki fikrinden vazgeçecek gibi değildi. Sonuçta söylene söylene yola çıktık. Yol boyunca, birimiz çok gergin, diğerimiz ise rahat hissederek gideceğimiz yere ulaşmaya çalışırken, trafiğin sıkışık olduğu noktaya geldik. Taksi şoförü arabayı birden sağa çekip, arkamızdan boş olarak gelmekte olan başka bir taksiyi durdurdu ve ana yol üstünde beni ağar topar diğer araca transfer etti. Gerekçesi trafiğe girmek istememesiydi.

İstanbul’da taksicilik yapan birinin trafiğe girmekten çekinerek nasıl iş yaptığını, yaptığı işten nasıl para kazandığını düşünmeye başladım…

Tercihlerimiz ve davranışlarımızla etkin sorun yönetme

Bir işi yapmayı seçtiğimizde, özellikle de bunu meslek haline getirdiysek, işimize karşı olan tavrımız, o işteki başarımızı belirler. Günlük hayatımızda ve işimizde her zaman öngörülmeyen durumlarla karşılaşırız, ama ne yazık ki bunları kontrol etme şansımız yoktur. Ancak, davranışlarımızı ve bu gibi durumlara karşı yaklaşımımızı kontrol edebiliriz. Etrafımızda gelişen olayların tümünü yönetemeyiz, yönetebileceğimiz tek şey içinde bulunduğumuz andaki davranış biçimimizdir. Güçlü olduğumuz ve yönetebileceğimiz tek ve gerçek an içinde bulunduğumuz andır. Tüm davranışlarımızı motive eden pozitif yaklaşımdır, gerçek kişiliğimizi yansıtan ise davranış biçimimizdir. Bu nedenle işimize ve işimizi yaparken karşılaştığımız insanlara karşı yaklaşımımızı olumluya çevirirsek hem işimizi yüceltiriz, hem de bereket kapılarını açarız .

Hayata nasıl bakarsak, hayat da bize öyle davranır. Sorun beklersek karşımıza her zaman sorun çıkar. Bazen kendi etki alanımız dışında olaylarla karşılaşırız, kendi kendimize “bu durumu ben yaratmadım ki” deyip sebebini kendimizin dışında ararız. Ancak burada önemli olan şey, bu sorunu neden yaşadığımızdan ziyade içinde bulunduğumuz durumu nasıl yönettiğimizdir. Yaptığımız tercihlerin ve düşüncelerimizin hayatımızı yaşama şeklimiz üzerinde inkar edilemez etkisi vardır. Tercihlerimiz bizi ya güçlendirirler ya da zayıflatırlar. Bu nedenle içinde bulunduğumuz durumlara karşı tavrımızı belirlerken daha bilinçli ve farkında olarak davranmayı tercih etmeliyiz.

Taksici arkadaşımız trafiği aşılamaz bir sorun olarak görüp yolundan vazgeçmeseydi, aslında tahmin edilenden daha erken bir saatte hedefine ulaşmış olacağını görecekti, üstelik geri dönüş yolunda muhtemelen başka iş fırsatı da yakalayacaktı. Zihninde kocaman sanal bir sorun yaratarak o gün iki tane iş kaybetti.

Bir hedefiniz varsa ona iyi niyetle yaklaşıp, olumlu davranın. Hedefinize ulaşma sürecinizin nasıl geçeceği konusunda gereksiz fikir yürütmeyin, sadece yola koyulun. İlk adımınızı atın, yolda ilerledikçe bir sonraki adımınıza karar verin. Siz inanırsanız ve çalışırsanız hayat sizi destekleyecektir. En baştan olmaz diye düşünürseniz yolunuzda devam etmeye cesaretiniz olmaz. Yarım bıraktığınız her iş hayal kırıklığı yaratır, her hayal kırıklığı cesaretinizi daha çok kırar ve hedefinizden uzaklaştırır.

 

Daha Fazla

Genel

Kötü Alışkanlıkların Anatomisi

Kötü alışkanlıklarınız var mı? Onların kaçından kurtulabildiniz? Geri kalan olumsuz davranışlarınızdan nasıl kurtulacağınızı biliyormusunuz?

pexels-photo-medium

Hepimizin hayatında sevmediğimiz, ama onlarla uzun zaman yaşayıp alıştığımız alışkanlıklarımız vardır. Sonra gün gelip onlardan kurtulmak istediğimizde, nasıl vedalaşacağımızı bilmeden verdiğimiz mücadelelerin sonucunda oluşan yenilgilerimiz de vardır. Ancak, her yenilgiyi doğru bilgi ve stratejiyle zafere dönüştürmek mümkün.

Continue Reading

Daha Fazla